Anayasa değişiklik teklifi hakkındaki yorumların değerlendirmesi (5)

 

Fazıl Önder Sönmez

 

Önerilen anayasal sistemin tek adam yönetimine yol açılacağına yönelik iddia, hayır cephesinde öne çıkmaktadır. Bu iddia cumhurbaşkanının üye olduğu partinin Mecliste çoğunluğa sahip olduğu durumun yüksek bir ihtimal olduğu varsayılarak yapılmaktadır. Şimdi, bu varsayımı sorgulayalım.

 

“Cumhurbaşkanı ve milletvekili seçimleri aynı gün yapılacaktır; bu durumda bir partinin hem yasamaya hem de yürütmeye hâkim olma ihtimali yüksek olacaktır.”

 

Bu varsayım temelsizdir; zira birinci partinin gösterdiği adayın cumhurbaşkanı seçileceği bile kesin değildir. Diğer partilerin ortak olarak gösterdikleri adayın seçilmesi muhtemel bir durumdur. Cumhurbaşkanı seçimlerinde adayların parti aidiyetleri yanında kişisel nitelikleri de alacakları oylarda etkili olacaktır. Eğer gelecekte 90’lı yıllarda olduğu gibi en büyük partinin %20-25 civarlarında oy aldığı parçalı bir yapı olursa, seçimler ister aynı günde isterse farklı tarihlerde olsun, hiçbir partinin Mecliste çoğunluğu olmayacaktır. Bilhassa orta ve uzun vadeli gelecekte, siyasî yapı ve muhtemel adaylar hakkında belirsizlik olduğundan, birinci partinin Mecliste çoğunluk sağlama ihtimali hakkında öngörüde bulunamayız.

 

Bu varsayımın altında, halkın yürütme ve yasama organını seçerken aynı yönde oy kullanacağına dair bir varsayım yatmaktadır. Bu varsayım ise hem aklî hem de ampirik bakımdan temelsizdir. Türkiye’nin başkanlık tecrübesi bulunmamaktadır; bununla birlikte benzer bir tecrübe olarak, aynı gün gerçekleşen belediye başkanı ve belediye meclisi seçimlerini göz önüne alabiliriz. Geçmiş yerel seçimlerde partilerin belediye meclislerindeki oy oranlarıyla belediye başkanı adaylarının oy oranları epey farklı olabilmektedir. Bir partinin adayı belediye başkanı olurken, başka bir parti belediye meclisinde en yüksek oy oranıyla temsil edilebilmektedir. Mesela 2009 yerel seçimlerinde Eskişehir’de DSP’nin adayı %51 oy oranıyla belediye başkanı seçilirken, AK Parti %36 oy oranıyla il meclisinde birinci sırayı almıştır. Dikkat çekici diğer bir husus, yerel seçimlerde en büyük iki partinin belediye başkan adaylarının birçok ilde partilerinin belediye meclisi seçimlerinde aldığı oylardan daha fazla oy almasıdır. Mesela 2009 yerel seçimlerinde İstanbul’da Ak Partinin adayı %44 oy oranıyla belediye başkanı seçilirken il meclisi oy oranı %40’tı. CHP ise başkan ve meclis seçimlerinde sırasıyla %37 ve %33,5 oy oranlarıyla İkinci parti oldu. 2004 ve 2014 yerel seçimlerinde de benzer bir durum vardı. Küçük partilerin seçmenleri il meclisi seçiminde kendi partisine oy verirken belediye başkanlığı seçiminde en güçlü iki adaydan birini tercih edebilmektedir. Yani iki seçim aynı gün ve tek turlu olmasına rağmen kendi partisinin adayının belediye başkanlığını kazanma ihtimalini düşük görüp, diğer partilerin güçlü adaylarından daha tercih edilir bulduğuna oy verebilmektedir. Bu durum halkın belediye başkanı ve belediye meclisi seçimlerini farklı olarak algıladığını ve oy davranışını buna göre farklılaştırabileceğini göstermektedir. Dolayısıyla önerilen sisteme göre iki sandık kullanılarak aynı gün yapılacak cumhurbaşkanı ve milletvekili seçimlerini de halkın farklı olarak algılayacağını ve oy davranışını buna göre farklılaştıracağını varsayabiliriz.

 

Mevcut parlamenter sistemde halk genel seçimde milletvekillerini seçmekte, yani yasama organı olan Meclisi belirlemektedir. Sonra Meclis kendi içinden yürütme organı olan hükümeti çıkarmaktadır. Eğer bir parti Mecliste çoğunluğu sağlayamazsa üç ihtimal vardır: Birincisi, Mecliste çoğunluğu olan birkaç parti koalisyon hükümeti kurar; ikincisi bir veya birkaç parti Mecliste çoğunluk sağlayamadığı halde başka bir partinin dışarıdan desteğiyle azınlık hükümeti kurar; üçüncüsü partiler anlaşamaz ve hükümet kurulamaz.  Hükümet kurulamazsa ciddî bir siyasî istikrarsızlık riski doğar. Koalisyon veya azınlık hükümeti kurulursa, 70’lerde ve 90’larda olduğu gibi siyasî ve ekonomik istikrarsızlık ihtimali belirir. Bu yüzden parti bağlılığı olmayan veya bağlılığı nispeten zayıf olan seçmenlerin bir kısmı siyasî istikrarın bozulmaması için birinci partiye oy verir. 7 Haziran seçimlerinde %41 oy oranıyla Mecliste azınlıkta kalan AK Partinin 1 Kasımda yenilenen seçimlerde %49.5’la çoğunluğu elde etmesi, bu gibi seçmenlerin 1 Haziran seçimlerinden sonra hükümet kurulamaması, artan terör tehdidi gibi sebeplerle AK Partiye yönelmesiyle açıklanabilir. Keza AK Partinin belediye il meclislerindeki oy oranının genel seçimlerdekine göre ciddiye alınır derecede düşük olması da buna bağlanabilir. 2004, 2009 ve 2014 yerel seçimlerinde İstanbul İl Genel Meclisinde AK Parti sırasıyla %42, %40 ve %45 oy oranı elde ederken 2007, 2011 ve 2015 genel seçimlerinde İstanbul’da sırasıyla  %44, %50 ve %49 oy oranlarına ulaştı. Elbette farklı zamanlarda yapılan seçimlerde oy oranı farklılaşabilir, ancak genel eğilim olarak 1. partinin il genel meclisi oy oranının milletvekili seçimlerindeki oy oranının altında olduğu görülmektedir. Benzer bir eğilimi İstanbul’da ikinci parti olan CHP oylarında görmüyoruz; CHP İstanbul il genel meclisi seçimlerinde %26, %34, %36.5 oy almışken milletvekili seçimlerinde %27.0, %31.3, %30,4 oy almıştır. İl genel meclisi seçimlerinde partiye verilen oyların partiye bağlı olan seçmenlere ait olduğunu varsayabiliriz. Milletvekili seçimlerinde ise 1. partiye verilen oylarda, siyasî istikrarı gözeten seçmenlerin de, 2. partinin iktidara gelmesini istemeyen seçmenlerin de katkısı vardır. Önerilen anayasal sistemde yürütme organının başı olan cumhurbaşkanı doğrudan halk tarafından beş yıllığına seçilecektir. Dolayısıyla siyasî istikrar güvenceye alınmış olacaktır. Milletvekili seçimlerinde ise seçmenler istikrar kaygısı olmaksızın küçük de olsa kendilerini daha yakın hissettikleri partiye oy vermeye eğilimli olacaktır. Bunun doğal sonucu olarak önerilen sistemde bir partinin Mecliste çoğunluğu sağlama ihtimali mevcut sisteme göre daha düşük olacaktır.

 

Anayasal sistemin uygunluğunu değerlendirmek için göz önüne alacağımız ölçütlerden ikisi yönetimde istikrar ve demokratik meşruiyettir. Bu itibarla cumhurbaşkanının partisi Mecliste çoğunluktaysa, bu durum bizatihi olumsuz olarak değerlendirilemez. Cumhurbaşkanı halka vadettiği programını uyumlu bir Meclisle uygulama fırsatı bulur. Halkın çoğunluğunun onay verdiği reformları hayata geçirmek için gerekli kanunları Meclisten çıkarır. Cumhurbaşkanının uygulayacağı politikaların hem demokratik meşruiyeti vardır, hem de beş sene boyunca tutarlı olarak uygulanması siyasî istikrar açısından olumludur. Buna karşın, cumhurbaşkanı ve milletvekili seçimlerinin farklı tarihlerde yapılması yönetimin etkinliği bakımından sakınca doğurabilir. Milletvekili seçimlerinden iki sene sonra seçilen bir cumhurbaşkanı karşısında muhalif partilerin hâkim olduğu bir meclis bulabilir ve halka vadettiği programı uygulamaya imkân bulamayabilir. Farklı tarihlerde seçim yapmanın siyasî istikrar açısından da sakıncası vardır. Diyelim ki seçilen cumhurbaşkanı acı reçeteler de içeren bir dizi yapısal reform yapmak istedi; söz gelimi emeklilik yaşının artırımını da içeren bir sosyal güvenlik reformunu Meclisteki çoğunluğuna dayanarak geçirdiği kanunlarla gerçekleştirdi. Eğer reformların olumlu neticeleri alınmadan bir iki sene sonra yapılacak seçimde muhalif partiler Mecliste çoğunluğu kazanırsa reformları geri alacak kanun değişiklikleri yapabilirler. Cumhurbaşkanı diğer başkanlık sistemlerinde olduğu gibi güçlü bir veto yetkisiyle donatılmadığından, Meclis çoğunluğunun iradesine karşı bir şey yapamaz. Bu yüzden cumhurbaşkanı iki sene sonraki Meclis seçimini tehlikeye atmamak için artan sorunlara karşı sadece geçici tedbirler alma yoluna gidebilir. Meclis seçimlerinden sonra da bu sefer cumhurbaşkanlığı seçimleri yaklaştığından yine yapısal reformlar yapmaktan çekinebilir. 

 

Milletvekili ve CB seçimlerinin farklı tarihlerde olmasını veya en azından Meclisin kısmen de olsa farklı bir tarihte yenilenmesini savunanlar bu görüşlerini şöyle ifade ediyor: “Ülkeyi kötü yöneten bir cumhurbaşkanı, Mecliste çoğunluğun desteğine sâhip olduğu sürece beş sene boyunca aynı yönetim anlayışını sürdürebilir. Oysa Meclis iki sene sonra seçimle yenilense daha etkin bir denetim imkânına kavuşabilir.“ Bu görüşe karşı şunu söyleyebiliriz: Eğer cumhurbaşkanın arkasında önemli bir halk desteği yoksa partisi Mecliste azınlıkta kalacaktır; bu durumda Meclis cumhurbaşkanın hatalı kararlarına karşı denge unsuru olacaktır. Buna mukabil, eğer partisi Mecliste çoğunluktaysa, ya halkın çoğunluğunun yaptığı tercihe güveneceğiz, cumhurbaşkanına etkin bir yönetim imkânı vereceğiz, ya da halkın tercihinin isabetli olmama ihtimaline karşı kısa aralıklarla seçim yapıp, halka hatalı tercihi düzelteme fırsatı vereceğiz. Çok partili siyasî geçmişimizde, halkımız 50’lerde Menderes’i, 65’te Demirel’i, 80’lerde Özal’ı, 2000’lerde Erdoğan’ı önemli bir destekle iktidara getirdi. Bu iktidar dönemleri diğerlerine göre halkın tercihlerinin daha çok siyasete yansıdığı ve daha güçlü iktisadî gelişmelerin yaşandığı dönemlerdir. Kanaatime göre halkın çoğunluğunun tercihi isabetsiz olmayacaktır; Türkiye’yi geriye götürme ihtimali olan kişiler ve partiler çoğunluğun desteğini kazanamayacaktır. Sık aralıklarla yapılan seçimlerin getirisi şüpheli olduğu gibi yönetim etkinliği ve siyasî istikrar açısından sorunlara yol açma ihtimali yüksektir. Bu yüzden, önerilen anayasal sistemde cumhurbaşkanı ve Meclis seçimlerinin aynı gün veya benzer tarihlerde yapılacak olması yerindedir.